Aberdeen’de Öğrenci Hayatı

Merhabalar sevgili küçük okuyucu kitlem,

Daha önce de belirtmiş olduğum gibi 4,5 ay sürecek olan Aberdeen konaklamamda ilk 12 günü doldurmuş bulunuyorum.
Bugün değinmek istediğim konu öğrenci olarak nasıl Aberdeen’de geçinilir.

İngiltere’ye gitme fırsatım henüz olmadı ama birçok insan İngiltere’de yaşaın çok pahalı olduğundan bahsediyor. İskoçya’nın üçüncü büyük şehri olan Aberdeen için bu pahalılık yansımıştır diye bahsediyorlardı. Ben de hazırlıklı gitmiştim ama öğrenci her zaman her yerde kendisine yol açandır. Ben de gezdim tozdum. Ve güzelim canım pound’um ile en uygun alışveriş nerede yapılır neler alınır bu gibi şeyleri araştırdım. Sizlerle de paylaşmak istedim. Sonuç olarak da Aberdeen’in aslında çok pahalı bir şehir olmadığı fikrine vardım. Taze ve sağlıklı gıdalarla hem de bütçenize uygun çok keyifli bir hayat yaşayabilirsiniz.

İlk ilgimi çeken yer POUNDLAND olmuştu. Hani bizim “Bir Milyoncu” olarak tabir ettiğimiz her ürünün 1 TL’ye satıldığıo yerlerle aynı mantıkta bir yer 🙂 Satılan ürünlerin %90’ı 1 pound. Union Street üzerinde bulunuyor.

Bunun haricinde kozmetik ürünlerinde uygun fiyatları bulabileceğiniz yer £ Stretcher. Yeri Union Street üzerinde Poundland ile aynı sıradalar.

Bir diğer uygun fiyatlı kampanyalı ürünler bulabileceğiniz yer Costcutter:


Yukarıda saymış olduğum yerlerin yanı sıra gıda ve gıda dışı alışverişlerinizi yapabileceğiniz, bizdeki Migros Şok veya Carrefoursa Express gibi küçük ama meyve sebze reyonunu da içinde bulunduran Somerfield isimli bir market zinciri mevcut. Buralarda da fiyatlar normal.

Bunun dışında şehir merkezine yaya olarak 30 dk mesafede bulunan ASDA isimli, iki katlı bir süpermarket mevcut. Alt katında gıda ve gıda ile bağlantılı araç gereçler bulunuyor üst katında ise giyim, elektronik yani nasıl desem ki herşey var.

Bir de yurt dışından gelenlerin en büyük ihitiyacı olan Türkiye’de kullanılan fişleri İngiliz prizine uygun hale dönüştürecek ara aparatı ise John Lewis isimli IKEA ve ZaraHome karışımı olarak nitelendirebileceğim mağazada bulmanız mümkün.

Alışverişinizi yaptıktan sonra sokaklarda biraz daha yürümek isterseniz göreceğiniz manzaraya dair biraz fikir edinmeniz amacıyla sizlere Union Street’ten kuzeybatısına doğru devam edi King Street’e bağlanan istikamette birkaç resim ile baş başa bırakıyorum.


Burası Aberdeen Sheriff Court. Çok hoş çiçekler var önünden geçerken insanın içi açılıyor.. Petunya olmalı pembeler..



Introduction to Aberdeen Scotch Culture SCT-101


İskoçyanın güzel şehri Aberdeen’den bildiyorum…

(Belmont Street’ten bir görünüm)

Cumartesi günü Aberdeen’e giriş yaptım ve şu an buraya gelişimin birinci haftası doldu. Bu süre zarfında gözlemlediklerimi sizlerle paylaşmak istedim.

Öncelikle gerçek bir İskoç aksanı ile konuşana rastlamış değilim. Yani öyle anlamayıp boş boş bir insanın yüzüne bakma tecrübesini yaşayamadım. Bunun sebebi bir hafta boyunca üniversitedeki hocalarla, erasmusa gelen yabancı öğrencilerle vakit geçirmemdi. Sadece BBC İngilizcesi yani öteki bir deyişle İngiliz İngilizcesi hakimdi konuşmalarda.


Fakat ‘iş etiği’ dersindeki hocamın aksanının beni hayli zorlayacağından eminim. Oryantasyon programı yapılırken dikkatimi çeken kimi kelimeler şöyleydi:
GREEN: gıRRin , ır kısmında yoğun bir vurgu var ve ses gırtlaktan çıkıyor
ADVANCE: advans, hiç edvens gibi değil a’lar olduğu gibi okunuyor ve advans diyorlar işte
HERE: hiyaar, evet evet aynen böyle hiyır değil hiyaar 🙂
EASIER: tahmin edin? iisiyaaar
FRIENDS: firenndz
NOT: nat gibi değil not gibi söylüyorlar bunu
MEET: miit gibi uzatılmıyor mit diye kısa kesiliyor
ORGANISATION: organizeyşın değil organayzeyşın şeklinde söylüyorlar
PASSION: peşın değil pAşın
EMBARRASED: embarrısd

Ağzınız farklı farklı şekillere girip bunları söylemeye çalıştığınızı hissedebiliyorum. Ağzınızın yamuk kalmaması için bu kadarla bitiyorum şimdilik.

Erasmus yolunda ilk eylemler izlenimler…


Blogumu takip ettiğine inandığım küçük topluluğa sesleniyorum.

18 Eylül 16:10 sattiyle Easyjet havayollarına ait uçakla Sabiha Gökçen’den yola çıktık ve 4 saat süren bir uçuştan sonra vardığım yerin yerel saatiyle 18:10’da Londra Luton havalimanına indim.

Şimdi biraz Easyjeti çekiştireyim. Resmen şehirler arası bir otobüs firmasıya seyahat eder gibisiniz. Koluk numarası yok birşey yok. Herkes sıraya giriyor. Önce check-in sonra boarding ve uçak için sıraya diziliyorsunuz. Kadının birisi: Two rows are too for me I am only one person here diyor ama aldırmayıp iki sıra halinde devam edip bileti burnuna sokuyorsunuz. Ayrıca girişte el bagajınız didiklenmiyor, laptop varsa bile açtırılmıyor. İşte Türkiye’deki vaziyet bu. Bavulunuz kabin bagajı olmaya uygun mu değil mi test etmenize yarayan birer de prototif koymuşlar. Ucuz havayolu tabii nerden kazanacak başka? Ayrıca o turuncu borulardan oluşan ve kabinin bir canlandırması olan boşluk uçak kabininden daha küçük. Yani ticarethane kokuyor buram buram.
Neyse sarsmadan etmeden indirdiler bizi Londra Lutıon’a…
Elde bavullar gidiyoruz. Yabancı bir ülkeye gelmiş olmanın merakı ve hangi yöne gidileceğinin kestirilmesi için etrafa bakınıyoruz…

Bir sonraki uçağımız 19 Eylül 12:05’te Aberdeen’e olacak ve yine Easyjet ile uçacaktık. İnişimiz ve sonraki uçuşumuz arasında 18 saat vardı. En iyisi akşam yemeğini yiyip sabaha kadar pinekleyecek bir yer bulmaktı. Burger King’de 6.69£ değerindeki whooper menümüzü aldık. Ketçap aradım çok ama bulamadım. Tuzlar soslar birçokşey starbucks’taki gibi ayrı bir köşe yapılmış oradaki dolaptan temin ediliyor. Tartar sos barbekü sos hardal mayonez ve benim anlamadığım birkaç şey daha vardı. İçecek olarak Fanta söylemiştim fakat o Fanta Fanta değil suya karıştırılan portakal aromalı içecek ve gazı kamış gazlı içecek tadında iğrenç birşeydi. Rengi de flaş sarıydı. Ve birçok Avrupa ülkesindeki gibi (İspanya, İtalya) tepsiler kalkarken ortada bırakılmıyor kaldırıyorsunuz. İşte o zaman dedim ki evet artık ” Home Country”den uzaktayım.
Yemek bitti, biz de sabahlayacağımız yeri seçtik ve oturduk koltuklara…

Erasmusçu arkadaşım Ahsen ile beraber oturduk ve başladık beklemeye. Bekle bekle.. Bekle bekle.. Patlıyor canım insan sıkılıyor. O zaman da laptopu açıp film izledik. Bir sudokuyu iki kalemle oynadık (Uçakta 4 saat sıkılıyor insan o sırada da sudoku oynamıştık) Sos oynadık. Ve artık son raddeye gelince Türkçe şarkı söylemeye başladık ne de olsa kimse anlamıyordu.

Hava alanındaki fiyatlar çok pahalı değildi. Yani İngiltere’nin şehir içindeki fiyatları ile aynıydı. İlerleyen saatlerde Costa Cafe’den bir macchiato içtim ve etrafı dolanmaya başladım.

Oturduğumuz bankın arkasında Marks and Spencer var ve M&S yemek satıyordu. Yarım kızarmış tavuk, meyve, ıvır, zıvır…

Ayrıca sular pahalı bilginize. 50 ml’lik su 0.80£ civarında. Ama genelde çeşmelerden su içilebiliyor.

Saat gece 12:00’ye gelip geçmeye yaklaştığında bekleme salonundaki herkes bizim pozisyonumuzu almıştı. Nasıl mı? Ayaklar kaldırılıp küçük boy bavulun üstüne koyulmuş, havada koca koca botlu ayaklarımız duruyordu.

Fotoğraflama imkanı bulamadım ama bu sırada psikolojideki sürü psikolojisine çok güzel bir örnek gördüm. Ayak uzatmayı ben ve Ahsen (yanımdaki cesur erasmusçu arkadaşım) başlattık. 1 saat sonra bizim bloktaki tüm bekleyenler aynı konumda ayaklarını uzatmışlardı. Diğer bloklara bakıldığında ise oturma pozisyonu standarttı.

Sabah olduğunda artık vakit geçirmek için İngilterenin gündemini takip etmeye başladık. Sabah da uçağımıza bindik ve Aberdeen’imize indik.

Bundan sonra İskoçya’dan haberlerle yine burada olacağım.

Nokia'nın hikayesi

Nokia piyasa çıktığı ilk zamanlarda yani cep telefonu üretimi ile pek alakadar sayılmazdı. Nerelerden geçti geldi ve tahtına oturdu sizlerle paylaşayım istedim. Yukarıda görmüş olduğunuz logolar Nokia’ya ait. Her sektörde farklı bir logo kullanmıştır.

İşte Nokia’nun hayat hikayesi:


1865 Fredrik Idestam ile Nokianvirta nehri yakınında kağıt fabrikası olarak başladı. Yukarıdaki fotoğrafta fabrikayı göreceksiniz. 1967’ye kadar böyle devam etti. Sanayide büyük bir güç haline geldikten sonra bir kablo üreticisi firma ve bir kauçuk üreticisi firme ile birleşerek Nokia şirketi kurulmuş oldu.

Yani 1865 Finalndiya’da kağıt fabirkası, 1898 Fin kökenli kauçuk işletmesi, 1912 Fin kökenli kablo üreticisi olmuştur. Elektronik sektörüne geçisi ise 1960’ta başlamış ve devam etmiştir.

1960: Elektronikle ilgili dala geçiş gerçekleşti.
1962: İlk iç mekan elektrik aparatları üretimi gerçekleşti. Kaynağıma göre nükleer elektrik santralinde akım vuruşu (pulse) analiz cihazı’ydı bu.
1979: Mobira Oy, ismi ile bilinen radyo telefon şirketi ile Salora (Finli televizyon üreticisi) ile Nokia’nın ortak olması sonucunda kurulur.
1981: İskandinav cep telefonu ile ilk uluslararası ağ kurulur.
1984: Nokia Mobira Talkman isminde ilk taşınabilir telefonu üretir.
1987: Mobira Cityman, ilk elle tutulabilen NMT(Nordic Mobile Telephone yani İskandinav cep telefonu) piyasaya sürülür.
1991: Nokia dünyanın ilk GSM aramasını gerçekleştirir.

1992: Nokia’nın telekomunikasyon işine odaklanmaya karar verdiği yıldır. Bu yıl Nokia için çok önemli stratejik kararların verildiği bir yıl olmuştur. Ayrıca Nokia 1011 bu yılda üretilmiştir.
1994: Nokia’nın şu tipik melodisi varya, işte ilk Nokia 2100 ile başlamış.
1997: Nokia 6110 ile Snake (Yılan) oyunu ile tanıştık.
1999: WAP’lı ilk telefon üretilir Nokia 7110

Hala elimde bu telefondan var isteyen olursa fiyatta anlaşabiliriz. Hani kapağı kızaklı çok karizmatik. Orta tuş da tekerlek mantığında dönüyor.

2002: İlk 3G’li telefon 6650 bu yılda piyasaya sunulmuş. Bize 3G’nin gelişi 2009 sonu. Farka bakar mısınız 7 sene geriden geliyoruz.

Ve işte 2003’te N-Gage ile çok oyunculu oyunlar oynamaya başladık 2005 yılında da N serisi piyasaya sunuldu.

2008’e geldiğimizde ise Nokia dünyada 5. en değerli marka konumundadır.